Dr. Jekyll ile Bay Hyde’a psikolojinin gözünden bakınca…
Stevenson bu hikâyeyi 1886’da yazdı. Yani Freud’un yapısal kişilik modelinden de Jung’un Gölge kavramından da önce.
Belki de kitabı bugün hâlâ bu kadar ilginç kılan şey tam olarak bu: Stevenson bir psikoloji kuramı anlatmıyor ama insanın kendi içindeki çatışmayı olağanüstü güçlü bir biçimde görünür kılıyor.
Freud’un penceresinden baktığımızda, Jekyll ile Hyde arasındaki bölünme; dürtülerimiz, arzularımız, vicdanımız ve toplumun bizden bekledikleri arasındaki çatışmayı düşündürüyor.
Hyde, sınır tanımayan dürtüsel tarafı çağrıştırırken; Jekyll toplum tarafından kabul edilen, saygın ve kontrollü kimliğini korumaya çalışıyor.
Ama bence kitabın asıl çarpıcı tarafı burada başlıyor:
Jekyll, Hyde’ı yalnızca kontrol etmek istemiyor. Onun kendisine ait olduğunu da kabul etmek istemiyor.
Jung’un “Gölge” kavramıyla baktığımızda ise hikâye daha da kişisel bir yere geliyor.
Gölge yalnızca içimizdeki “kötülük” değildir. Kendimize yakıştıramadığımız, göstermek istemediğimiz, bastırdığımız ya da “Ben böyle biri değilim” diyerek kendimizden uzaklaştırdığımız özelliklerimizi de kapsayabilir.
Öfke.
Kıskançlık.
Bencillik.
Kontrol etme isteği.
Arzu…
Bunların varlığını kabul etmek, onların peşinden gitmek anlamına gelmez.
Tam tersine, Jungyen açıdan mesele insanın gölgesini yok etmesi değil; onu fark ederek kişiliğinin bir parçası olarak tanıyabilmesidir.
Bu yüzden benim için Dr. Jekyll ile Bay Hyde, “iyi insan–kötü insan” hikâyesinden çok daha fazlası.
İnsanın kendinden ayırmaya çalıştığı parçaların hikâyesi.
Ve kitap bittiğinde bende kalan düşünce şu oldu:
Belki de insanı asıl zorlayan, içinde bir Hyde’ın bulunması değil;
“Hyde bana ait değil” diyebilmek için verdiği mücadeledir.
Peki biz, kendimizde hangi taraflara hâlâ “Bu ben değilim” diyoruz?
Stevenson bu hikâyeyi 1886’da yazdı. Yani Freud’un yapısal kişilik modelinden de Jung’un Gölge kavramından da önce.
Belki de kitabı bugün hâlâ bu kadar ilginç kılan şey tam olarak bu: Stevenson bir psikoloji kuramı anlatmıyor ama insanın kendi içindeki çatışmayı olağanüstü güçlü bir biçimde görünür kılıyor.
Freud’un penceresinden baktığımızda, Jekyll ile Hyde arasındaki bölünme; dürtülerimiz, arzularımız, vicdanımız ve toplumun bizden bekledikleri arasındaki çatışmayı düşündürüyor.
Hyde, sınır tanımayan dürtüsel tarafı çağrıştırırken; Jekyll toplum tarafından kabul edilen, saygın ve kontrollü kimliğini korumaya çalışıyor.
Ama bence kitabın asıl çarpıcı tarafı burada başlıyor:
Jekyll, Hyde’ı yalnızca kontrol etmek istemiyor. Onun kendisine ait olduğunu da kabul etmek istemiyor.
Jung’un “Gölge” kavramıyla baktığımızda ise hikâye daha da kişisel bir yere geliyor.
Gölge yalnızca içimizdeki “kötülük” değildir. Kendimize yakıştıramadığımız, göstermek istemediğimiz, bastırdığımız ya da “Ben böyle biri değilim” diyerek kendimizden uzaklaştırdığımız özelliklerimizi de kapsayabilir.
Öfke.
Kıskançlık.
Bencillik.
Kontrol etme isteği.
Arzu…
Bunların varlığını kabul etmek, onların peşinden gitmek anlamına gelmez.
Tam tersine, Jungyen açıdan mesele insanın gölgesini yok etmesi değil; onu fark ederek kişiliğinin bir parçası olarak tanıyabilmesidir.
Bu yüzden benim için Dr. Jekyll ile Bay Hyde, “iyi insan–kötü insan” hikâyesinden çok daha fazlası.
İnsanın kendinden ayırmaya çalıştığı parçaların hikâyesi.
Ve kitap bittiğinde bende kalan düşünce şu oldu:
Belki de insanı asıl zorlayan, içinde bir Hyde’ın bulunması değil;
“Hyde bana ait değil” diyebilmek için verdiği mücadeledir.
Peki biz, kendimizde hangi taraflara hâlâ “Bu ben değilim” diyoruz?